Türk Cilt Sanatı

 

    Türk Cilt Sanatı, kökeni Orta Asya’ya uzanan kadim bir sanattır. Kâğıdın Orta Asya’da kullanılmaya başlamasıyla birlikte, Türklerde ciltçilik gelişme göstererek bir sanat dalı haline gelmiş, böylelikle Türk Cilt Sanatı Türk sanat tarihindeki yerini almıştır. 

   Cild kelimesi, Arapça’da “deri” anlamına gelir. Bir kitabın sahifelerinin dağılmasını engellemek ve ömrünün uzun olmasını sağlamak için muhafaza amacıyla yapılan kapaklara cilt,  cilt işini yapanlara ise mücellid  denilmektedir.

     Türklerin İslâmiyet’e geçmeye başlamalarıyla birlikte cilt sanatı da büyük bir gelişim katetmiştir. Müslümanların vahiy ekseni etrafında kitaba ve yazıya mukaddes bir önem atfetmeleri, ilâhi kelâm olan Kur’an-ı Kerim’in kitap haline getirilerek tüm insanlığa ulaştırılması ihtiyacını belirlemiştir. İşte bu anlayış ilâhi kelâmın en güzel şekilde yazılmasını telkin ederek;  hüsn-ü hatt’ın, en güzel şekilde okunarak; en güzel şekilde tezyin edilmesini telkin ederek de; tezhip ve cilt sanatının oluşmasına zemin hazırlamıştır.

       İslâmî anlayışın Hz. Peygamber döneminden itibaren yerleşmesiyle birlikte sanatın ve sanatkârın konumu da şekillenmeye başlamıştır. Kimi araştırmacılara göre İslâmiyet’in ilk yıllarında puta tapıcılığın yaygın olması resim ve tasvir noktasında Müslüman sanatkârların tavırlarında belirleyici olmuş ve fakat bu konuda ilâhi otorite tarafından kesin bir tavır koyulmadığı ifade edilmiştir. Sonraki dönemlerde ise Müslümanların tevhid inançlarının kökleşmesi ve puta tapıcılığın bitmesiyle birlikte kainatı olduğu gibi kopyalama kaygısı taşıyan Batı resmine karşın Müslüman sanatkâr, fani olma şuuru ile kainattaki eşyayı ve insanı belli bir üslûp içinde, perspektiften uzak resmederek minyatür sanatının İslâm yazmaları içinde  yerini almaya başlamıştır.  Böylelikle hat, tezhip, minyatür, cilt ve ebru  gibi kitap sanatlarında üslûplaştırma  temel etkenlerden birisi haline gelmiştir.

       Müslüman sanatkârlar, İslâm coğrafyasındaki ilmî hareketlilik içerisinde, yazmaların kapaklarına mücerred bir medeniyet nakşetmişlerdir. Taşkent, Buhara, Herat, Semerkant, Tebriz, İsfahan, Bağdat, Şam, Mekke, Medine, Kahire, Endülüs, İstanbul gibi ilim merkezlerinde farklı yüzyıllarda meydana gelmiş muhtelif üslûplarla karşımıza çıkar. Hatayî ,Herat (Herat, Şiraz, İsfahan), Arap ( Halep, El-Cezire), Rumî (Selçuk), Memlûk (Mısır), Türk (Diyarbakır, Bursa, İstanbul), Magrıbi (İspanya,  Fas), Lâke (İran, Hint) belli başlı cilt üslupları olarak kaynaklarda geçmektedir. Uygurlar, Emeviler, Abbasiler ve Memluklar’dan sonra, Selçuklularla Anadolu’ya intikal eden cilt sanatı gelişimini her geçen zaman diliminde sürdürmüştür.

    Türk cilt sanatı, en mükemmel çağını Osmanlı’da sanatta özellikle İstanbul’un fethiyle birlikte,  Fatih Sultan Mehmet İstanbul merkezli olarak tüm Osmanlı muhitlerinde başlattığı kültürel ve sanatsal açılımlar fevkalâde önemlidir.

     Fâtih Sultan Mehmet kitap sanatlarına da oldukça meraklıydı. Sarayda şöhretli ressamlarla nakkaşlardan oluşan bir  Nakkaşhâne   kurdurup, Edirne ve Anadolu’nun en hatırı sayılır hattat, müzehhip ve nakkaşlarını getirterek bunların başına dönemin ünlü nakkaşı Baba Nakkaş’ı koyduğu malûmdur. Nakkaşhâne  geleneği  Anadolu Selçukluları’ndan beri süregelmiştir. Özellikle hükümdar saraylarında görülen bu geleneği Osmanlı sultanları da devam ettirmişler, Edirne ve İstanbul merkezli faaliyet gösteren nakkaşhâneler özellikle saray eşrâfına hat, minyatür, tezhip ve cilt sanatını yansıtan pek çok nadide yazma eserler takdim etmişlerdir.

      Cilt sanatı, Osmanlı’da en üstün dönemini 15. ve 16. yüzyılda yakalamıştır. Osmanlı ciltçiliğine başlangıç olarak kabul edilen Anadolu Selçuklu ciltçiliğinin en erken örneği 12 sonlarına aittir. Kahverengi deriden yapılan Selçuklu ciltlerinde, genellikle yuvarlak şemse  içinde  rumilerden oluşan kompozisyonlar görülür.

        Fatih döneminde Osmanlı ciltçiliği kendine özgü nitelikler geliştirmeye başlamıştır. Bu dönemde siyah, kahverengi, kırmızı ve vişne renkleri tercih edilmiştir. Şemseler oval ve salbeklidir. Şemse ve köşebentlerde stilize motifler görülür.  II. Bayezid  döneminde, cihar-guşe olarak adlandırılan iki renkli, küçük kareli ipekli kumaşlardan yapılmış ciltler görülmektedir.

        16. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin klâsik döneminde cilt sanatı da gelişmiş örneklerini vermiştir. Mücellidbaşı Mehmet Çelebi, Süleyman Çelebi, Mustafa Çelebi gibi sanatçılar cilt sanatının en güzel örneklerini vermişlerdir.

       Ciltçilik 18. yüzyılda, özellikle III. Ahmet ve sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın isteğiyle yeni bir canlanma dönemine girmiştir. Bu yüzyılın cilt ustası Ali Üsküdarî’dir. 19. yüzyıl ciltlerinde görülen, Barok ve Rokoko etkisi, Türk cildinde eski özelliklerin yitirilmesine neden olmuştur.

 

Kaynakça :

1-Çığ, Kemal.Türk Kitap Kapları, İstanbul,1971

2-Özen, Mine Esiner. Türk Cilt Sanatı, İstanbul,1998

3-Çakırtaş, Aydın. "Kitaba İşlenen Medeniyet; Türk Cilt Sanatı". El Sanatları. Sayı 7, 2009, s.114-119.